28 Mayıs 2012 Pazartesi

.

'' İnsanlar ve mevsimler değişti birer birer '' miş.

26 Mayıs 2012 Cumartesi

göç


Şimdi her şeyi baştan yazıyoruz. Baştan savaşıyor, baştan susuyoruz.
Birbirimize ilk günden masallar anlatıyoruz.
Tekil şahıs ekleri yetmiyor bize çoğul-lar-la boğuşuyoruz.
Tam anlamıyla bir hiçmişiz gibi davranıyor, kabuslar dağıtıyoruz.
Kahkahalarımızla temize çıkıyor, başarısızlıklarımızla avunuyoruz.
Fazlasıyla bencilleşip iç seslerimizi duymazdan geliyoruz.
Gösterişli bahanelere sığınıyoruz.
Ve saklandığımız yerlerden çıkamıyoruz.

Şimdi her şeyi görüyor, duyuyoruz.
Düşüncelerimizden kaçamıyor, inkar ettiklerimize teslim oluyoruz.
Acılarımız, yaralarımız, inançlarımız.
Hepsi yok oluyor.
Her şeye en başından başlıyoruz.

21 Mart 2012 Çarşamba

zarbozumu

Bugün bir vedaya adamışsın kendini. Suçlayacak kimsen yok. Sevecek kimsen yok. Sevecek kimsenin olmadığını artık fark etmiş gibisin. Umutsuzluğa yakışmamış ellerin. Öyle çırılçıplak, öyle yalınayak, öyle vazgeçmiş. Güneşin hiç uğramadığı tenine küsmek senin harcın değil oysa.

Bugün bir küskünlüğü vaat etmişsin kentine. O kimsenin uğramadığı sokakları kızıla boyamışsın. Birkaç kağıt kesiği kurtaramaz seni bu hayattan. Kocaman bir yalan darbesine kucak açmışsın. Küçük kanatlarından büyük şeyler beklemenin yorgunluğu çökmüş bedenine. Sebepsizce.

Bugün yalancı bir aydınlık açmış gözlerini. Titrek bir mum ışığında soysuzlaşan şiirlere inat daha çok bağlanmışsın duvarlarına. Birkaç yağmur damlası düşmüş avuç içlerine. Yalayıp yutmuş içindekileri. Çok bekletmişler seni.

Ve bugün tanıdık bir boşluğa kaptırmışsın kendini.

Her an düşebilirmiş gibi.

20 Mart 2012 Salı

vurgu

Bazen çok şey olur.

Bazen hiçbir şey.


Aradaki uçurumla ise deliliğiniz beslenir.


17 Mart 2012 Cumartesi

Kırmızının dili yok

Sen, şimdi susarsın, gecelerin boynu bükülür. Yarım ağızla anlatır acılarını hayat. Biçimsiz bir hayalin yükünü taşır sokak çocukları. Bütün ağızları siyanürler susturur.

Sen, şimdi gidersin, maviye çalar tüm kırmızılar. İstasyonda ölümü bekleyen bir beyaz güvercin olur duvağım. Kana bulanmış bir rakı sofrasında bir dilim peynirin kimsesizliği vurur dikiz aynalarına. Kabuklarım sıyrılır.

Sen, şimdi şehirlerarası bir otobüs yolculuğunda, hiç bilmediğin hayatların gözcü kulesindesin. Sınırsız bir hayalin giriş biletisin. En güzel uçurumların ta kendisisin.

Ben, şimdi soysuz bir kalabalıkta ufacık bir sokak kedisiyim. Ve bir sonbahar akşamında o en güzel uçurumlardan atlama peşindeyim.

5 Mart 2012 Pazartesi

In a manner of speaking - Nouvelle Vague





Bazı şarkılar vardır, keşke hiç olmasaydı dersiniz. Yalnızlığınıza dem vururlar.

İşte öyle bir şey.

28 Şubat 2012 Salı

Bir sabah






Bütün ezberleri bozdum. Her gün başka bir bedende uyanıyorum.

9 Ocak 2012 Pazartesi

Çünkü adı öyle

Kim dedi ki başlayamayacağımı. Geceye bir ad fazla kurban ederim. Binlerce sıfat türetirim, bir ölüp bin dirilirim. Sonrası hep yağmur. Olsun. Nasılsa hatırlanmaya değmeyeceğim.

Unutulmuş yalanlar tadındayım; yarını soğuk. İçimde tonlarca ağırlık var. Biliyorum, bir gün yüzlere vurulacağım yavaşça. Eziyetli olacak sancılarım. Bir gün fark edilip sövgülerle anılacağım. Ne çıkar beni sevmesen. Nasılsa dolunaya bir yalan daha savuracağım.

Daha güzel masallarda, daha güzel üşürsün. Daha çok beyaz armağan ederim sana, karanlıklardan korkma diye. Giderken, bir kağıda adını yazarım. Giderken, adını çalarım. Unut diye. Acını unut diye. Sana, beni hatırlatmasınlar diye.

Saçlarıma düşen beyazlara ağlarım sonra. Sigarayı ne zaman yaktığımı hiç hatırlamam. Zamansız sızılarla uyanırsam uykumdan, uğruna bir kelime daha yakarım. Üşürsem eğer, yokluğunda… Sararmış kağıtlarla ısınırım.

Bir zamanlar diye başlayan hikayeler anlat bana şimdi. Güzel zamanlardan kalan. Dizlerine yatıp usulca, sonları düşlerim. Belki biraz hüzünlenirim.

Eğreti gülümseyişinde bulurum huzuru. İnan bana, en çok onu özleyeceğim.

8 Aralık 2011 Perşembe

...

Hayal kırıklığına dirençsiz bünye...

" hâlâ "

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Bir sigara yakıyorum gece yarısına üç kala. Bu kaçıncı sigara diye düşünüyorum sonra. Bilmiyorum, kafam hesap yapmaya yanaşmıyor. Bu gece değil !

Fonda saçma sapan bir şarkı çalıyor. Yazmaya yeltenince fark ediyorum. Ne gelirse diye bütün şarkıları winamp listeme koyup kulaklığı taktığımı unutuyorum.

Önce şarkıyı değiştirmek istiyor aklımın bir yarısı. Diğer taraf hemen karşı koyuyor. ‘ Ne fark edecek ki ‘ diyor. Bütün saçma sapanlığa sadece bir şarkı mı fazla gelecek. Benimsiyorum diğer tarafı. Hep diğerlerini sevdiğimi anımsıyorum. Gülümsüyorum.

Yaşamak zor değil aslında, hayır. Hele yalnızken yaşamak hiç zor değil. Ne kadar hoşlandığımı unutmuşum yalnızlıktan. O kadar kalabalıklaştırmışım ki kendimi farkında olmadan. Unutmuşum yanık kokularının acımasız güzelliğini. Burnumu yakmasına izin vermeliymişim ara sıra.

Kendimi soyutluyorum şu sıralar her şeyden. Mutlu oluyorum böyle. Saçma sapan müzikler dinleyip saçma sapan kitaplar okurken mutluyum ben. Gerçek hayatta asla var olmayacak kahramanları film karelerinde izleyip kafamda gerçekleştirirken mutluyum. Saçma sapan adamları severken mutluyum ben. Ben nefes almamı bunlara borçluyum.

Kasabaları özlüyorum. Hiç görmediğim deniz kıyılarını. Yeşillikler etrafında minik tahta bir kulübenin hayaliyle doluyum. Verandasında tek başına oturup bir sigara yakmanın ve dumanla havayı aynı anda solumayı düşünmenin keyfiyle uçuyorum.

Bir şeyler az gelecek, biliyorum. Bir şeyler eksik gelecek. Tam bitti derken, keyifsizce çıkıp hatırlatacaklar kendini. Korkuyorum. Korku bütün bedenimi ele geçiriyor. Titretiyor, durduramıyorum.

Ama pişmanlıklarımı bir kenara bıraktım. Bilerek ya da bilmeyerek kaybettiklerimin yasını tutmuyorum artık. Adını koyamadığım bir rahatlama var içimde. Kimsenin acısını çekebilecek kadar umarsız hissetmiyorum kendimi. Büyüyor muyum ?

Onu da bilmiyorum..

Ama gülümseyebiliyorum inatla. Ve bir yerlerde okuduğum bir cümle beliriyor hafızamda aniden ;

‘’ İnancını yitirmenin konforlu tarafı bu, canınız sıkılmıyor. ‘’

Katılıyorum.

28 Temmuz 2011 Perşembe

histeri



İnsanları, mümkün olduğunca,çemberimin dışında tutmaya çalışıyordum artık ve bu, gün geçtikçe daha karşı konulmaz bir istek haline geliyordu...



26 Temmuz 2011 Salı

Benim 'hala' umudum yok...

Ve huzur; hiçbir yerde yok!




27 Şubat 2011 Pazar

Gece yanığı

Tahta pervazlı camından karşı apartmanı gözetliyorsun. Saat gece yarısını çoktan geçmiş. Mor menekşen solmuş cam önünde. Üzülüyorsun. Dikkatini karşı apartmandaki kıza yoğunlaştırıyorsun. Sarı saçları o kadar güzel ki. Ona bakmaktan kendini alamıyorsun. Hayatının çok uzağında sarı saçlı bir kız bir fotoğrafı seyrediyor. Yüzünde garip bir gülümseme. Mutlu olabilir diye geçiriyorsun içinden. Mutluluğa dair gülümsemelerden o kadar uzaksın ki, emin olamıyorsun.
Aynanın karşısına geçiyorsun. Kulak hizasında biçimsiz kesilmiş saçların, şekilsiz yüzün, kir içerisindeki kıyafetlerin. ‘ Yok bir şeyim ‘ diyorsun.
Yok bir şeyin.
Camdan gördüğün siluetle aynadaki yansıma arasındaki binlerce farkı buluyorsun hemen. Oracıkta oturup, bu farkı her gün kimlerin gözüne soktuğunu düşünüyorsun. Ellerin dudağından süzülüyor. Narinlikten ne kadar da uzaklar. Gülümseyebilmek için zorluyorsun kendini. Dudağın geriliyor. Aynadan sana bakan acınası bir ifade görüyorsun. Dudağın daha da geriliyor. Acıyı farkediyorsun. Ellerin iki yana düşüyor. Umursamıyorsun.
Ayağa kalkıp çekmecene doğru ilerliyorsun. Çekmeceden sayfaları dağılmış kitabını çıkarıyorsun. Kitap ihanet kokuyor. Kimbilir diyorsun, kimbilir hangi hoyrat ellerle buluştun. Kimbilir kimin gözleriyle kavuştun. O kitabı çok seviyorsun oysa. Kullanılmış kitapları seversin sen. Kullanılmış adamları, kullanılmış yatakları, kullanılmış hayalleri seversin. Hikayelerden arta kalan parçaları toplamayı seversin. Sen böylesin.
Kitabın sarı sayfalarının arasından ufak bir kağıt çıkarıyorsun. Üzerinde bir telefon numarası. Numaranın beynine kazınmış olduğunu bildiğin halde bir kere daha bakıyorsun. Bir kere daha. Kağıt hoşnutsuzluk kokuyor. Elin telefona gitmiyor. Ben dans etmeyi bilmem diye geçiriyorsun içinden. Bu kulağına çalınan müzik… Anlam veremiyorsun. Müzikten nefret ediyorsun.
Sarı saçlı kızı merak ediyorsun. Ama ona tekrar bakmaya gücün yok. O kadar mutlu ki, kıskanıyorsun. Kolundan geçen o ince, mavi damarlara bakıyorsun.Tenin kıskançlık kokuyor. Bu kokuyu anımsıyorsun. Senin bedenin kıskançlıkla besleniyor. Aklımdan geçenleri kusmaya takatim olsa ilk sarı saçlı kızı boğazlardım diye düşünüyorsun.
Yarım kalan sigaranı tekrar yakıyorsun. Kullanılmış sigaraları seversin sen. Dumanı boğazını yakana kadar içine çekiyorsun. Dudağın hala acıyor. Duman dudağını sarmalıyor. Sonra dağılıyor. Beyaz bir bulut üzerinde olduğunu hayal ediyorsun; düşmene ramak kalmış.
Gözlerini kapatıyorsun. Başın dönüyor. ‘ Yok bir şeyim ‘ diyorsun. Parmak uçların nikotin kokuyor.
Gözlerini açana kadar bir sürü insan üşüşüyor beynine. Göz kapakların ağırlaşıyor. Taşıyamayacak gibisin. Kalabalıkta yapayalnız olmaya artık dayanamayacak gibisin. Yağmur damlalarını hissediyosun yüzünde. Odan toprak kokuyor. Gülümsemeye çalışıyorsun. Yapamıyorsun. Birden açılıyor gözlerin. Tekrar aynanın önüne gidip şekilsiz suratından fırlayan kırmızı ışık demetine bakıyorsun. Yakından incelemek için can atıyorsun. Sarı saçlı kız üşüşüyor aklına. Vazgeçiyorsun.
Yavaş adımlarla tahta pervazlı camına doğru yürüyorsun.
Camdaki parmak izleri dikkatini dağıtıyor. Kime ait olduklarını düşünüyorsun. Dün geceyi hatırlamaya çalışıyorsun. Kafanı toparlayamıyorsun. Sarı saçlı kız dün gece ne yaptı acaba diye geçiyor aklından. Parmak izlerini unutuyorsun.
Cama iyice yaklaşıyorsun.
Karşı apartmandaki sarı saçlı kız ağlıyor. Yatağına oturmuş, ayağının dibinde cam kırıklarıyla dans eden bir fotoğraf var. Ben dans etmeyi bilmem diye geçiriyorsun içinden. Hatıralar beyninde raks ediyor.
Dudağın geriliyor. Kullanılmış sarı saçlı kızları seversin sen. Dünya zafer kokuyor. Dudağın biraz daha geriliyor. Acıyı hissedemiyorsun. Acı yok. Dudağın hainlik kokuyor. Gülümsüyorsun. Aynaya geri gidip bu görüntüyü hafızanın en baş köşesine oturtmak istiyorsun. Sarı saçlı kızın gözleri senin gözlerinle buluşuyor. Sen gülüyorsun, kız ağlıyor. Daha çok ağlıyor. Ve daha da çok. Gülümsemen bütün yüzüne yayılıyor. Cam parçasından süzülen kanla mest oluyorsun.
Karşı apartman acı kokuyor.
Sen acıdan zevk alıyorsun.
‘ Artık yok bir şeyim ‘ diyorsun.
Artık yok bir şeyin…



7 Eylül 2009 Pazartesi

Ya sen, ben değilsen ?

Buralar soğuk…

Elime bir çivi aldım. Şekilsiz belki biraz, eğrilmiş darbelerden. Önce konuştum onunla, her şeyi anlattım. Sevdim güzelce, bağlandım da aslında. Sonra bulduğum en soğuk duvara, boş ve aciz bir ifadeyle çaktım.

Buralar acımasız…

Dün eski bir defter buldum. Merakımdan olsa gerek tek tek karıştırdım eski, yırtık sayfalarını. Hoş bir gezinti gibi geldi ilk başlarda, hoş bir sonbahar esintisi… Gözlerim nemlenmeye başlayınca anladım, eskiydi o, geçmişti! Geçmiş ve bitmişti. Yine de bırakamadım onu elimden son sayfasına varıncaya dek. Bitince ağladım.

Buralar sonsuz…

Dün evimi baştan boyamaya niyetlendim. Önce maviyi seçtim. Sonra vazgeçtim kırmızı dedim. Hayır, sarı olmalıydı evim ya da turuncu mu? Karar veremedim. Daha sonra lavaboya gidip tüm kararsızlıkları kustum birden, doğruldum baktım, kahveye çalan dolunayı anımsattı. Evimi uzaya taşıdım!

Buralar sessiz…

Bugün yepyeni hayallerle tanıştım. Hepsiyle birer birer tokalaştım. Sonra akşam beş çayına davet ettim hepsini. Geldiler. Çay demlemiştim tabi ki, sevindiler. İzledim onları ayrı ayrı. Biri korkaktı biri vurdumduymaz. Biri suskundu diğeri onu takmaz. Düşündüm ama işin içinden çıkamadım. Baktım baktım, dayanamadım. Ve hepsini evden attım!

Buralar dağınık…

Bir mektup yazdım duygularıma. Neden onları terk ettiğimi anlattım önce. Uzun bir liste olmuştu, sıkılacaklarını düşünüp vazgeçtim. Yeni bir kağıda, yeni bir kalemle onlar olmadan yapamadığımı yazdım. Kağıdı katladım, siyah bir zarfa koyup yollamaya hazır hale yeni getirmiştim ki cevap geldi. Tek bir cümle açıklamıştı her şeyi; ‘ Sen bizi unut, yolunu açık tut. ‘

Buralar ıssız…

Anlatacak bir şey kalmayınca sustum. Sustum ki konuşabilsinler diye, onlar da anlatabilsinler diye. Ses gelmeyince ürktüm. Gözlerimi açtım, kimse yoktu etrafta; iki koltuk üç sandalyeden başka görülebilir bir şey yoktu. Ama bunun çok da önemi yoktu. Biraz kaldım öylece, dinlendim, biriktirdim, sonra başladım tekrar anlatmaya, en baştan. Bilirdim, kimse dinlemese de sözcükler kendi yollarını bulurdu.


Ama ben yine sustum. Peki, bu duyuldu mu?

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Mastar

Susmak...


Acının can yakan melodileri ardında yapayalnız kalmak.


Bir yerlerde o hiç sönmemiş yangınların arasında, üstünde, içinde ve dışında yalınayak dolaşmak.
Hafızaları zorlamak.


Susuz kalmak, çölde serap olmak.
Bazen ne olduğunu da anlayamamak.


Kuralların içine etmek.

Oyunbozan olmak..


Ve hiç seçeneği kalmamış olmak!