9 Ocak 2012 Pazartesi

Çünkü adı öyle

Kim dedi ki başlayamayacağımı. Geceye bir ad fazla kurban ederim. Binlerce sıfat türetirim, bir ölüp bin dirilirim. Sonrası hep yağmur. Olsun. Nasılsa hatırlanmaya değmeyeceğim.

Unutulmuş yalanlar tadındayım; yarını soğuk. İçimde tonlarca ağırlık var. Biliyorum, bir gün yüzlere vurulacağım yavaşça. Eziyetli olacak sancılarım. Bir gün fark edilip sövgülerle anılacağım. Ne çıkar beni sevmesen. Nasılsa dolunaya bir yalan daha savuracağım.

Daha güzel masallarda, daha güzel üşürsün. Daha çok beyaz armağan ederim sana, karanlıklardan korkma diye. Giderken, bir kağıda adını yazarım. Giderken, adını çalarım. Unut diye. Acını unut diye. Sana, beni hatırlatmasınlar diye.

Saçlarıma düşen beyazlara ağlarım sonra. Sigarayı ne zaman yaktığımı hiç hatırlamam. Zamansız sızılarla uyanırsam uykumdan, uğruna bir kelime daha yakarım. Üşürsem eğer, yokluğunda… Sararmış kağıtlarla ısınırım.

Bir zamanlar diye başlayan hikayeler anlat bana şimdi. Güzel zamanlardan kalan. Dizlerine yatıp usulca, sonları düşlerim. Belki biraz hüzünlenirim.

Eğreti gülümseyişinde bulurum huzuru. İnan bana, en çok onu özleyeceğim.

8 Aralık 2011 Perşembe

...

Hayal kırıklığına dirençsiz bünye...

" hâlâ "

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Bir sigara yakıyorum gece yarısına üç kala. Bu kaçıncı sigara diye düşünüyorum sonra. Bilmiyorum, kafam hesap yapmaya yanaşmıyor. Bu gece değil !

Fonda saçma sapan bir şarkı çalıyor. Yazmaya yeltenince fark ediyorum. Ne gelirse diye bütün şarkıları winamp listeme koyup kulaklığı taktığımı unutuyorum.

Önce şarkıyı değiştirmek istiyor aklımın bir yarısı. Diğer taraf hemen karşı koyuyor. ‘ Ne fark edecek ki ‘ diyor. Bütün saçma sapanlığa sadece bir şarkı mı fazla gelecek. Benimsiyorum diğer tarafı. Hep diğerlerini sevdiğimi anımsıyorum. Gülümsüyorum.

Yaşamak zor değil aslında, hayır. Hele yalnızken yaşamak hiç zor değil. Ne kadar hoşlandığımı unutmuşum yalnızlıktan. O kadar kalabalıklaştırmışım ki kendimi farkında olmadan. Unutmuşum yanık kokularının acımasız güzelliğini. Burnumu yakmasına izin vermeliymişim ara sıra.

Kendimi soyutluyorum şu sıralar her şeyden. Mutlu oluyorum böyle. Saçma sapan müzikler dinleyip saçma sapan kitaplar okurken mutluyum ben. Gerçek hayatta asla var olmayacak kahramanları film karelerinde izleyip kafamda gerçekleştirirken mutluyum. Saçma sapan adamları severken mutluyum ben. Ben nefes almamı bunlara borçluyum.

Kasabaları özlüyorum. Hiç görmediğim deniz kıyılarını. Yeşillikler etrafında minik tahta bir kulübenin hayaliyle doluyum. Verandasında tek başına oturup bir sigara yakmanın ve dumanla havayı aynı anda solumayı düşünmenin keyfiyle uçuyorum.

Bir şeyler az gelecek, biliyorum. Bir şeyler eksik gelecek. Tam bitti derken, keyifsizce çıkıp hatırlatacaklar kendini. Korkuyorum. Korku bütün bedenimi ele geçiriyor. Titretiyor, durduramıyorum.

Ama pişmanlıklarımı bir kenara bıraktım. Bilerek ya da bilmeyerek kaybettiklerimin yasını tutmuyorum artık. Adını koyamadığım bir rahatlama var içimde. Kimsenin acısını çekebilecek kadar umarsız hissetmiyorum kendimi. Büyüyor muyum ?

Onu da bilmiyorum..

Ama gülümseyebiliyorum inatla. Ve bir yerlerde okuduğum bir cümle beliriyor hafızamda aniden ;

‘’ İnancını yitirmenin konforlu tarafı bu, canınız sıkılmıyor. ‘’

Katılıyorum.

28 Temmuz 2011 Perşembe

histeri



İnsanları, mümkün olduğunca,çemberimin dışında tutmaya çalışıyordum artık ve bu, gün geçtikçe daha karşı konulmaz bir istek haline geliyordu...



26 Temmuz 2011 Salı

Benim 'hala' umudum yok...

Ve huzur; hiçbir yerde yok!




27 Şubat 2011 Pazar

Gece yanığı

Tahta pervazlı camından karşı apartmanı gözetliyorsun. Saat gece yarısını çoktan geçmiş. Mor menekşen solmuş cam önünde. Üzülüyorsun. Dikkatini karşı apartmandaki kıza yoğunlaştırıyorsun. Sarı saçları o kadar güzel ki. Ona bakmaktan kendini alamıyorsun. Hayatının çok uzağında sarı saçlı bir kız bir fotoğrafı seyrediyor. Yüzünde garip bir gülümseme. Mutlu olabilir diye geçiriyorsun içinden. Mutluluğa dair gülümsemelerden o kadar uzaksın ki, emin olamıyorsun.

Aynanın karşısına geçiyorsun. Kulak hizasında biçimsiz kesilmiş saçların, şekilsiz yüzün, kir içerisindeki kıyafetlerin. ‘ Yok bir şeyim ‘ diyorsun.

Yok bir şeyin.

Camdan gördüğün siluetle aynadaki yansıma arasındaki binlerce farkı buluyorsun hemen. Oracıkta oturup, bu farkı her gün kimlerin gözüne soktuğunu düşünüyorsun. Ellerin dudağından süzülüyor. Narinlikten ne kadar da uzaklar. Gülümseyebilmek için zorluyorsun kendini. Dudağın geriliyor. Aynadan sana bakan acınası bir ifade görüyorsun. Dudağın daha da geriliyor. Acıyı farkediyorsun. Ellerin iki yana düşüyor. Umursamıyorsun.

Ayağa kalkıp çekmecene doğru ilerliyorsun. Çekmeceden sayfaları dağılmış kitabını çıkarıyorsun. Kitap ihanet kokuyor. Kimbilir diyorsun, kimbilir hangi hoyrat ellerle buluştun. Kimbilir kimin gözleriyle kavuştun. O kitabı çok seviyorsun oysa. Kullanılmış kitapları seversin sen. Kullanılmış adamları, kullanılmış yatakları, kullanılmış hayalleri seversin. Hikayelerden arta kalan parçaları toplamayı seversin. Sen böylesin.

Kitabın sarı sayfalarının arasından ufak bir kağıt çıkarıyorsun. Üzerinde bir telefon numarası. Numaranın beynine kazınmış olduğunu bildiğin halde bir kere daha bakıyorsun. Bir kere daha. Kağıt hoşnutsuzluk kokuyor. Elin telefona gitmiyor. Ben dans etmeyi bilmem diye geçiriyorsun içinden. Bu kulağına çalınan müzik… Anlam veremiyorsun. Müzikten nefret ediyorsun.

Sarı saçlı kızı merak ediyorsun. Ama ona tekrar bakmaya gücün yok. O kadar mutlu ki, kıskanıyorsun. Kolundan geçen o ince, mavi damarlara bakıyorsun.Tenin kıskançlık kokuyor. Bu kokuyu anımsıyorsun. Senin bedenin kıskançlıkla besleniyor. Aklımdan geçenleri kusmaya takatim olsa ilk sarı saçlı kızı boğazlardım diye düşünüyorsun.

Yarım kalan sigaranı tekrar yakıyorsun. Kullanılmış sigaraları seversin sen. Dumanı boğazını yakana kadar içine çekiyorsun. Dudağın hala acıyor. Duman dudağını sarmalıyor. Sonra dağılıyor. Beyaz bir bulut üzerinde olduğunu hayal ediyorsun; düşmene ramak kalmış.

Gözlerini kapatıyorsun. Başın dönüyor. ‘ Yok bir şeyim ‘ diyorsun. Parmak uçların nikotin kokuyor.

Gözlerini açana kadar bir sürü insan üşüşüyor beynine. Göz kapakların ağırlaşıyor. Taşıyamayacak gibisin. Kalabalıkta yapayalnız olmaya artık dayanamayacak gibisin. Yağmur damlalarını hissediyosun yüzünde. Odan toprak kokuyor. Gülümsemeye çalışıyorsun. Yapamıyorsun. Birden açılıyor gözlerin. Tekrar aynanın önüne gidip şekilsiz suratından fırlayan kırmızı ışık demetine bakıyorsun. Yakından incelemek için can atıyorsun. Sarı saçlı kız üşüşüyor aklına. Vazgeçiyorsun.

Yavaş adımlarla tahta pervazlı camına doğru yürüyorsun.

Camdaki parmak izleri dikkatini dağıtıyor. Kime ait olduklarını düşünüyorsun. Dün geceyi hatırlamaya çalışıyorsun. Kafanı toparlayamıyorsun. Sarı saçlı kız dün gece ne yaptı acaba diye geçiyor aklından. Parmak izlerini unutuyorsun.

Cama iyice yaklaşıyorsun.

Karşı apartmandaki sarı saçlı kız ağlıyor. Yatağına oturmuş, ayağının dibinde cam kırıklarıyla dans eden bir fotoğraf var. Ben dans etmeyi bilmem diye geçiriyorsun içinden. Hatıralar beyninde raks ediyor.

Dudağın geriliyor. Kullanılmış sarı saçlı kızları seversin sen. Dünya zafer kokuyor. Dudağın biraz daha geriliyor. Acıyı hissedemiyorsun. Acı yok. Dudağın hainlik kokuyor. Gülümsüyorsun. Aynaya geri gidip bu görüntüyü hafızanın en baş köşesine oturtmak istiyorsun. Sarı saçlı kızın gözleri senin gözlerinle buluşuyor. Sen gülüyorsun, kız ağlıyor. Daha çok ağlıyor. Ve daha da çok. Gülümsemen bütün yüzüne yayılıyor. Cam parçasından süzülen kanla mest oluyorsun.

Karşı apartman acı kokuyor.

Sen acıdan zevk alıyorsun.

‘ Artık yok bir şeyim ‘ diyorsun.

Artık yok bir şeyin…

14 Aralık 2009 Pazartesi

Son ..

Yazmıyorum...

Yazmayacağım da artık...

Son cümle olsun bu, buraya düşürülen, zihinden geçirilen...


' İncindim, incitildim derinden, terkettim kendimi... '

14 Kasım 2009 Cumartesi

tek



' Bilirim, bedeli var !... '

7 Eylül 2009 Pazartesi

Ya sen, ben değilsen ?

Buralar soğuk…

Elime bir çivi aldım. Şekilsiz belki biraz, eğrilmiş darbelerden. Önce konuştum onunla, her şeyi anlattım. Sevdim güzelce, bağlandım da aslında. Sonra bulduğum en soğuk duvara, boş ve aciz bir ifadeyle çaktım.

Buralar acımasız…

Dün eski bir defter buldum. Merakımdan olsa gerek tek tek karıştırdım eski, yırtık sayfalarını. Hoş bir gezinti gibi geldi ilk başlarda, hoş bir sonbahar esintisi… Gözlerim nemlenmeye başlayınca anladım, eskiydi o, geçmişti! Geçmiş ve bitmişti. Yine de bırakamadım onu elimden son sayfasına varıncaya dek. Bitince ağladım.

Buralar sonsuz…

Dün evimi baştan boyamaya niyetlendim. Önce maviyi seçtim. Sonra vazgeçtim kırmızı dedim. Hayır, sarı olmalıydı evim ya da turuncu mu? Karar veremedim. Daha sonra lavaboya gidip tüm kararsızlıkları kustum birden, doğruldum baktım, kahveye çalan dolunayı anımsattı. Evimi uzaya taşıdım!

Buralar sessiz…

Bugün yepyeni hayallerle tanıştım. Hepsiyle birer birer tokalaştım. Sonra akşam beş çayına davet ettim hepsini. Geldiler. Çay demlemiştim tabi ki, sevindiler. İzledim onları ayrı ayrı. Biri korkaktı biri vurdumduymaz. Biri suskundu diğeri onu takmaz. Düşündüm ama işin içinden çıkamadım. Baktım baktım, dayanamadım. Ve hepsini evden attım!

Buralar dağınık…

Bir mektup yazdım duygularıma. Neden onları terk ettiğimi anlattım önce. Uzun bir liste olmuştu, sıkılacaklarını düşünüp vazgeçtim. Yeni bir kağıda, yeni bir kalemle onlar olmadan yapamadığımı yazdım. Kağıdı katladım, siyah bir zarfa koyup yollamaya hazır hale yeni getirmiştim ki cevap geldi. Tek bir cümle açıklamıştı her şeyi; ‘ Sen bizi unut, yolunu açık tut. ‘

Buralar ıssız…

Anlatacak bir şey kalmayınca sustum. Sustum ki konuşabilsinler diye, onlar da anlatabilsinler diye. Ses gelmeyince ürktüm. Gözlerimi açtım, kimse yoktu etrafta; iki koltuk üç sandalyeden başka görülebilir bir şey yoktu. Ama bunun çok da önemi yoktu. Biraz kaldım öylece, dinlendim, biriktirdim, sonra başladım tekrar anlatmaya, en baştan. Bilirdim, kimse dinlemese de sözcükler kendi yollarını bulurdu.


Ama ben yine sustum. Peki, bu duyuldu mu?

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Mastar

Susmak...


Acının can yakan melodileri ardında yapayalnız kalmak.


Bir yerlerde o hiç sönmemiş yangınların arasında, üstünde, içinde ve dışında yalınayak dolaşmak.
Hafızaları zorlamak.


Susuz kalmak, çölde serap olmak.
Bazen ne olduğunu da anlayamamak.


Kuralların içine etmek.

Oyunbozan olmak..


Ve hiç seçeneği kalmamış olmak!

24 Temmuz 2009 Cuma

Unutulmaya yüz tutmuş masallar tadında

Çocuktuk daha. Bahçedeki bütün heybetli ağaçlara tırmanmayı hiç düşünmeden göze alabilen ufak bedenlerdik. Cesaret abideleriydik. Yüreğimiz delice çarpardı, durmak bilmezdik. Sanırdık ki otursak bir yerde, biraz dinlenmeyi göze alabilsek öylece kalacağız. Sanırdık ki bir daha oyun oynayamayacak, bir daha bu denli içten kahkahalar atamayacaktık. Sanırdık ki öleceğiz!
Karanlıktan hiç korkmazdık. Gece yarılarına kadar cirit atardık sokaklarda.’ O sokak senin o sokak benim’ cilik vardı o yaşlarda. En çok saklambaç oynamayı severdik akıl almaz gece yarılarında. Gözden kaybolanları arardık saatlerce, bıkmadan, usanmadan ve hiç sıkılmadan. Elma denilince çıkacaklardı ya ortaya, dayanamayıp umudumuzun son damlalarını da çığlığımıza katıp bağırırdık, ‘elmaaaa’ !
Pazar günlerini hiç sevmezdik. Çünkü özgürlüğümüzün son demlerini yaşadığımızı ve bütün hafta sonunun, oynanan oyunların, atılan kahkahaların pislik sanılıp banyo lifleriyle temizleneceğini yüzümüze vururdu Pazar günleri. Annelerimiz, reddedilişlerimize aldırmaz tenlerimiz kızarıncaya kadar bizi pislikten arıtmaya çalışırlardı. Kaynar suyun altında patlarcasına yanardık bazen ama susardık. Susmak zorundaydık.
Sonra büyüdük. Sokaklardan hiç vazgeçmeyerek ve vazgeçemeyeceğimizi bilerek büyüdük. Annelerimizin biricik kız ve erkek çocukları olmaya devam ederek büyüdük. Bazen oyunlarımız değişti bazen arkadaşlarımız bazen sokaklarımız. İstesek de engelleyemedik hayatın akışını. Kendimizi hala çocuk olduğumuza inandırarak büyüdük.
Derken yepyeni duygularla tanıştık; çoğu zaman aileden, arkadaşlıktan daha çok içimizi dolduranlarla. Yüzler tanıdık ve matematik formülü ezberlerinden ne kadar nefret ettiysek onları o kadar bağrımıza bastık. Kazıdık beynimize adım adım. Unutmadık asla. En çok sevdiğimiz oyunlardan daha da güzeldi o yüz bizim sokaklarımızda, o anlardan sonra.
Sonra daha da ilginç bir oyun öğrendik; üç maymunu oynamayı… Kalplerimize, o yüz içimize aktıkça ve o kaçtıkça diretmeyi öğrettik. Sustuk. Susmayı bize annemiz öğretmişti o Pazar banyolarında, kaynar suyun altında. Kaynar suların o kadar yakıcı olmadığını, o sudan çok daha fazla can yakan şeylerin var olduğunu öğrendik. Ve saklanılan yerlerin ya da saklanılan kişilerin bir daha asla bulunamayabileceğini öğrendik. İstemezlerse çıkmazlarmış ortaya; genelde istemezlermiş zaten, büyürken!

Ama en acısı da günler geçtikçe her şeyin tamamen değiştiğini görmekmiş, en zoru kendimiz-miş!

Şimdi dizlerimdeki yaraları fark edemiyorum, daha derin yaralar yansırken aynama. Yürek yarasının kanını içe akıtmayı öğreneli çok oldu da, banyoda bu pislik nasıl çıkar bilemiyorum hala. Çocukken yaptığım çoğu alışkanlığı unutamamışım ama. Mesela, kabuk bağlayan yaralarımın kabuklarını kopartıp tekrar kanamalarını izliyorum saatlerce. Kendi kendime saklambaç oynuyorum ve kaybolanları arıyorum günlerce hatta daha da kötüsü yıllarca bazen. Sonra… En zoru da bağırdığımda umudumun son haykırışlarıyla, çıkmıyor kimse karşıma. Oysa bilmez miydik ‘elma’ denilince çıkılması gerektiğini. Biz böyle öğrenmemiş miydik? Yoksa bizimle birlikte o da mı değişti?
Verilmeyen cevaplara alıştığından beri bu bünye, soruyu soru olarak bırakmak gerekliliğini öğrendi. Ve o Pazar banyolarının inanılmaz keyifli olduğunu fark etti. En azından, o günlerdeyken, pisliklerin basit bir lifle çıkabildiğini keşfetti. Ne garip değil mi?

Ve elma… Elma, bizi hep kandırmış aslında!

30 Haziran 2009 Salı

BİR FOTOĞRAFA---

Karşımdasın işte...
Bana bakmasan da oradasın, görüyorum seni.
Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim.
Kalbime gömdüm sözlerimi, ceset torbası oldu yüreğim.
Tıkandığım o an,
Elimi nereye koyacağımı şaşırdığım o an işte,
Aklımdan o kadar çok şey geçti ki takip edemedim.
Ellerim boşlukta, ben darda kaldım.
Ellerim buz gibi, ben harda kaldım.
Bir senfoni vardı kulağımda çalınan, bitti artık hepsi...


Köşeme çekildim, hani hep kaldığım köşeme.
Bakış açım belli oldu yine.
Geride kalan, ardından bakar gidenlerin.
Bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim.
Dağlara çarptım her esişimde.
Yollara küfrettim her gidişinde.


Demiştim sana hatırlarsan:
“Önemli olan ‘zamana bırakmak’ değil,
‘zamanla bırakmamak’tir..”
Şimdi bana, geçen o zamanın
Unutulmaz sancısı kalır


Gittiğim eğer bensem, söyle bana kimden gittim?
Sende yoktum zaten ben, ben yine bende bittim...




NAZIM HİKMET

28 Haziran 2009 Pazar

Hadi beni öldür biraz!

Unutulmanın dayanılmaz acısıyla kapına kırık bir şişe bırakıyorum… İçinde kül olmuş bir hayatla!

Kalemime neleri emanet etmeliyim? Seni hangi sözcüklere sığdırabilirim, nasıl anlatabilirim gözlerimde bitmek tükenmek bilmeyen o ateşi, o kavurucu gülüşü nasıl kazıyabilirim beynimden… Bilemiyorum!

Küçük oyunlarla da başlasa içimdeki nefret, zararı yine bana dönse de, sen dönsen de dönmesen de…

Hatıralarımın yüz karası olman bile çıkarmıyor seni içimdeki kutudan. En çok buna içerliyorum.

O çok sevdiğin şarkıları mırıldanıyorum. Seni anıyorum! Her tınısı benden çıkmış gibi tanıdık, içeriden gelen seslere kulak asmamayı öğrenemiyorum. Gariptir, yıllardır aynı şarkıyı dinlememe rağmen, ezberleyemiyorum!

Perdeler kapanıyor yavaş yavaş, ışık kendini geceye veriyor hesapsız. Susuyorum! Suskunlukların getirdiklerine kucak açıyorum bu bahar da… Diretiyorum, diretince olmuyor, biliyorum…

Ve ben senin adını yalnızlık koyuyorum. Seninle, sensizlikte, yoklukta, onunla yaşıyorum!

Unutulmanın ironik hafifliğiyle başucuna bir parça keder bırakıyorum… içime dert olanlarla!

Ve gittim. Gidiyorum!

...

18 Haziran 2009 Perşembe

eksik

Kime biraz gülümsediysem, garip bir önlem duygusuyla bir yerlere gecikiyormuş gibi telaşlı arkasını dönüp gitti…

14 Haziran 2009 Pazar

kanla karışık iltihap

bir şeyler oluyor.
bir şeyler eksik gelmeye başlıyor, tamamlanamıyor.
bir şeyler dönüyor.
bir şeyler bitiyor; başlayamadan!
sussam ayrı konuşsam apayrı diyorsun, bir yerden başlama gerekliliği içimi sıkıyor.
zaman geçmiyor!

bazen insan olmayacak dualarla aynı kefeye konmayı diliyor.
sebepsiz ve artniyetsiz...
olmuyor!

sonra durup durup başa dönüyorsun.
kıymetsizliğini yüklemeye çalıştığın omuzların umarsızlığı can acıtıyor.
kan akıtıyor!
gelip ve gidip - sövüp ve sayıp hep aynı kadehleri dolduruyorsun.
aynı kadehlerden, aynı hüznü, aynı şarkıyı defalarca dinlermişcesine tadıyorsun.
ama bitmiyor!

bu umutsuzluk,bu huzursuzluk ve bu susuzluk içten başka yere
gitmiyor!