30 Haziran 2009 Salı
BİR FOTOĞRAFA---
Bana bakmasan da oradasın, görüyorum seni.
Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim.
Kalbime gömdüm sözlerimi, ceset torbası oldu yüreğim.
Tıkandığım o an,
Elimi nereye koyacağımı şaşırdığım o an işte,
Aklımdan o kadar çok şey geçti ki takip edemedim.
Ellerim boşlukta, ben darda kaldım.
Ellerim buz gibi, ben harda kaldım.
Bir senfoni vardı kulağımda çalınan, bitti artık hepsi...
Köşeme çekildim, hani hep kaldığım köşeme.
Bakış açım belli oldu yine.
Geride kalan, ardından bakar gidenlerin.
Bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim.
Dağlara çarptım her esişimde.
Yollara küfrettim her gidişinde.
Demiştim sana hatırlarsan:
“Önemli olan ‘zamana bırakmak’ değil,
‘zamanla bırakmamak’tir..”
Şimdi bana, geçen o zamanın
Unutulmaz sancısı kalır
Gittiğim eğer bensem, söyle bana kimden gittim?
Sende yoktum zaten ben, ben yine bende bittim...
NAZIM HİKMET
28 Haziran 2009 Pazar
Hadi beni öldür biraz!
Unutulmanın dayanılmaz acısıyla kapına kırık bir şişe bırakıyorum… İçinde kül olmuş bir hayatla!
Kalemime neleri emanet etmeliyim? Seni hangi sözcüklere sığdırabilirim, nasıl anlatabilirim gözlerimde bitmek tükenmek bilmeyen o ateşi, o kavurucu gülüşü nasıl kazıyabilirim beynimden… Bilemiyorum!
Küçük oyunlarla da başlasa içimdeki nefret, zararı yine bana dönse de, sen dönsen de dönmesen de…
Hatıralarımın yüz karası olman bile çıkarmıyor seni içimdeki kutudan. En çok buna içerliyorum.
O çok sevdiğin şarkıları mırıldanıyorum. Seni anıyorum! Her tınısı benden çıkmış gibi tanıdık, içeriden gelen seslere kulak asmamayı öğrenemiyorum. Gariptir, yıllardır aynı şarkıyı dinlememe rağmen, ezberleyemiyorum!
Perdeler kapanıyor yavaş yavaş, ışık kendini geceye veriyor hesapsız. Susuyorum! Suskunlukların getirdiklerine kucak açıyorum bu bahar da… Diretiyorum, diretince olmuyor, biliyorum…
Ve ben senin adını yalnızlık koyuyorum. Seninle, sensizlikte, yoklukta, onunla yaşıyorum!
Unutulmanın ironik hafifliğiyle başucuna bir parça keder bırakıyorum… içime dert olanlarla!
Ve gittim. Gidiyorum!
...
18 Haziran 2009 Perşembe
14 Haziran 2009 Pazar
kanla karışık iltihap
bir şeyler eksik gelmeye başlıyor, tamamlanamıyor.
bir şeyler dönüyor.
bir şeyler bitiyor; başlayamadan!
sussam ayrı konuşsam apayrı diyorsun, bir yerden başlama gerekliliği içimi sıkıyor.
zaman geçmiyor!
bazen insan olmayacak dualarla aynı kefeye konmayı diliyor.
sebepsiz ve artniyetsiz...
olmuyor!
sonra durup durup başa dönüyorsun.
kıymetsizliğini yüklemeye çalıştığın omuzların umarsızlığı can acıtıyor.
kan akıtıyor!
gelip ve gidip - sövüp ve sayıp hep aynı kadehleri dolduruyorsun.
aynı kadehlerden, aynı hüznü, aynı şarkıyı defalarca dinlermişcesine tadıyorsun.
ama bitmiyor!
bu umutsuzluk,bu huzursuzluk ve bu susuzluk içten başka yere gitmiyor!
11 Haziran 2009 Perşembe
böyle gelmiş ve böyle gidecek mi?
Yavşaklık günlük konuşma dili kadar olağan bir hale gelmiş. Herkesi aynı kefeye koyan ve ben farklıyım diye polüm yapmaya çalışan insanlarla dolmuş etrafımız. Duygular kaçıncı sırada bilinmez amaçlar sapıtılmış, saptırılmış. Ara da bulasın değerleri, ara da bulasın duyguları!
İlişkiler solup gitmeye gebe. Her gün acaba ne zaman gidecek ki bu korkusu var yüreklerde. Ama bitmesi gerekenler bile doğru dürüst bitirilemiyor. Bu nasıl bir zihniyetse, nasıl bir karakterse, nasıl bir zevkse ‘zaman’ diyip çıkılıyor işin içinden. Karşısındaki insanı düşünen yok, kendini düşünen çok. Zaman çirkefliğin maskesi olmuş. Zaman sahteye, yalana, acize, korkağa ayna tutar olmuş. Bu kadar zor mu adilce ‘olmuyor artık, olamayacak’ diyebilmek. Sığınacak delik aramak neden? Zamanı diline dolayıp başka bir halt bilmemek neden?
Gülümsemelerin ardında bin bir hile dolar olmuş. Biri sana gülümserse eğer durup düşünmek gerek biraz, altında ne yatıyor acaba diye… çünkü artık ilişkiler çıkara dayalı. Hatta daha da boktanı, daha da ahlaksızı, daha da seviyesizi , şöyle ki; Vermezsen(!) alamıyorsun!!!
Öğrendim artık, erkekler hayatları boyunca sadece bir kez sevebiliyorlar, gerisi palavra. Sonra başka kadınlarda arıyorlar mutluluğu, avutmaya çalışıyorlar beyinleri, bedenleri! Başka kadınlar aşık oluyor o erkeklere ama mutsuz oluyorlar. Elde avuçta kalan sadece bir yudum acı oluyor, can yakıyor, susuz bırakıyor bedeni, güçsüz bırakıyor yüreği!
Sinir stres sahibi insanlar olduk çıktık. Birine değer vermeye gör, bunu yaptığın an bitiyorsun. Bitiriliyorsun! Geçip gidiyor biliyorsun da anlatamıyorsun. Hüküm süren yalnızlıklar bile bir gün bitmeye dayalı, ama başlangıçlar bile kötü oluyor artık. Düzen bozuk, insanlar bozuk, düşünceler bozuk!
Ahmaklık cesaret olmuş, güçsüz seviyeli, umursamaz duyarlı, gözü dışarıda çevresi geniş olmuş ve onlar bu yola baş koymuş!
Göze göz dişe diş mi demeli şimdi, susup kabuğuna mı çekilmeli insan?
Ya da bağıra çağıra dolaşmalı mı sokaklarda; ‘ eğitim cehaleti aldı, eşeklik baki kaldı! ‘ diyerek…
Bir cevabınız var mı? Yok!
Olamaz da...
2 Haziran 2009 Salı
boğ(uş)mak
ağzı kırık kadehlerden ekşi tadlar sızdırdım kanıma.
cam kırıkları yuttum kana kana,
kanaya kanaya!
ağız dolusu küfürler savurdum yobaz bedenlere, yobaz beyinlere.
duyulmazlara, aldanmazlara...
yarım yamalak sözcüklerle boğuştum geceleri rüyalarımda.
boğdum, boğuldum!
varlığa inandırdım kendimi, yoklukla kayboldum.
gözlerim kanarken ezberledim adları,
unuturken hatırlandım.
sonra-lardan anlamsız hikayeler çıkardım.
' özlemek ağır geldi bazen yalanlara inanmış göründüm. '
uydurulmuş hayatlarla tanıştım, sarhoşla barıştım.
kendi içimi aştım, dışıma taştım!
öğrendin mi sende; ben hep kendimle savaştım!
sonra tuttum öfkeme bayrak açtım.
bitmez derdim, bitmez derdin.
biterdi...
bunu da böyle öğrenmiş bulundum!
4 Mayıs 2009 Pazartesi
altı şapkalı düş
İki düz bir ters hayat. Göreceli döngü. Boktan başlangıçlar. Karanlık duvarlar!
En baştan al..
Fanusumdayım. Arada bir nefes alabilmek için özenle 5 mm çaplık delikler açtığım, aslında pek fazla niteliğe sahip olmayan o derin camdan kabımdayım!
Duygularımın dışa akmaması için en kalın camlardan sipariş ettiğim ve o hiç pislikten çıkmayan ellerin özenle hazırlayıp sunduğu (eminim bundan büyük keyif almışlardır) içten soğuk dıştan sıcak sayılan basit hazinemdeyim.
Yeni çıktım çamurdan. Bu pis koku o yüzden, yadırgamayın. Ufak da olsa çaba gösteriyorsam şu an arınmak için bütün yalanlardan. Arındırmak için kokuşmuş duyguları. ‘belki’ diyebiliyorum ya hala, o bile bu oyundaki sürpriz yumurta aslında..
Buğulu camlar ardında kalan düşlere gülümsüyorum bugün. Terazinin bir kefesinde bir yerde olduklarını bilmenin garip hissi var, bir kefesinde de benden kopup gittiklerini fark etmenin sevimsiz yanı. Peki, acaba, hangisi ağır basmakta?
Kimsesiz şarkı sözleri mırıldanıyorum uyanırken karanlığa. Her söz bana söylenmiş sanki, her nota yüreğime önceden işlenmiş gibi tanıdık, hepsinin bir anlamı var gibi bu boşlukta.
Anlamını yitirmiş sözcükleri sıralıyorum boş bir kağıda. O kadar çoklar ki.. hesabını yapamıyorum. Ellerim titriyor ilerledikçe. Korkuyla karışık bir tutku bu. Direndikçe silikleşiyor gelecek; yarın-lar için pek kelime kalmıyor dağarcığımda.
Ve dar ağacımda birileri sallanmakta..
Bir resim çiziyorum. Kendimle bile paylaşamadıklarımı emanet ediyorum kalemime. Benden çalamadıklarını hapsediyorum. Gece kaçıp gitmeye yeltenirken yakıyorum bütün her şeyi. Kırıyorum kalemi ve parçalıyorum geceyi. Başıma üşüşmesinler sonra..
Her yerde dünden kalma parmak izleri var. Dün-lerden kalma! Aynaya baktığımda gözlerimi görme telaşım var, gözlerime baktığımda başka birini. Yeter dediğimde yankı yapan sesime inatla bağırmaktayım ucuz mekanlarda. Oysa duyulmuyorsa neye yaradı çığlıklar?
Neye yaradı sorular ve aslında neye yarardı ki o hiç verilmeyen cevaplar!
Bugünümü kusuyorum. Dünümü yad etmeye yetmiyor gözyaşlarım, hakkını veremiyor. Buruk bir gülümsemenin acı kokusu var havada, yitik anların huysuzluğu var.
Fanusumdayım. Özel camdan yapılmış hain kabımdayım. Hoyrat ellerce parçalanmış cam kırıklarına dalgın bakışlar atmaktayım.
Ve şu andan itibaren, kırılıp aşılan cam fanus yerine yıkılmaz bir kale yapma hazırlığındayım..
13 Nisan 2009 Pazartesi
kızıla boyalı saçlar
8 Nisan 2009 Çarşamba
ölümsüz sanrılar
Garip sanrılarla aydınlanıyor odam. Görülmemişleri görme telaşım var anlaşılan. Sussam belki, kabullensem biraz, körleşebilir ellerim. Duymasam belki, hissetmesem kokuşmuş duygularımı böyle derinden, yaşanılabilir anılar. Haksızlıkları sıralamayı bıraksam ve saman aleviyle tutuştursam bedenimi, yine aynı olur muydu ki?
Saatimi ileri aldım, alışamadım geri sardım. Rujum yanaklarıma bulaşmış, akan rimelimle karışmış; hoş bir esinti var yüzümde. Hayalin elime yüzüme bulaşmış, kemiklerimi doğramak için kullandığım satırla elimi doğramışım farkında olmadan. Hayalin kanımla karışmış; ulaşılmazlıklar var yüreğimde.
Yüzüm göl, yüzüm okyanus. Yüzüm sığ, yüzüm derin. Yüzüm hiç hissedemediğin kadar serin!
Çekmecelerimde kaybetmişim sonsuzluğu meğer. Ondanmış, zamanın bu denli acımasız oluşu. Beslediğim köpekbalıklarına yem olarak kullanmışım umutları. Anladım, ondanmış, onların hep bu kadar doyumsuz ve yüreğimin bu denli eksik oluşu.
Yürek soğuk, beden buz tutmuş…
Aklımda bin ton düşünce, tek bir kilosu bile felaketlere gebe. Tutuşmuş hayatlar var aynalarda, o yüzden görülmez siluetler. Göremem. Kızmış yağa batırdığım kalın bir şişle çıkardım gözlerimi, çok olmadı daha. Kurtuluş yolları ağrılı, kurtuluş yolları acı dolu. Ama sonuç net, gerçek bu sefer şaşırmaz istikametini. Görülmez, göremem!
Sevdiklerimin kaçı hayatta acaba? Kaç tanesi esir olmamıştır şimdi parmaklıklara? Gerçi ben, hep arkalarından konuşurdum onların. Yüzlerden iğrenirdim ben. Cümle âlem bilirdi pislikleri de ben henüz gerçekleri anlayamadan söylenirdim, dolunayla aydınlanan gecelerde. Evet, dolunayları beklerdim dökülmek için. Dolunaylarda çıkardım sokağa, yanımda kurdumla. Bir o ulurdu geceye, bir ben. Bir ben söverdim güne, bir o. Ancak böyle anlaşırdık. Ancak böyle uyuyabilirdik gece yarılarından sonra, tahta kulübemizde, birbirimizi ısırmadan!
Günler kısalır, günler uzar. Geceler hep bildiğin gibidir. Geceler hep bildiğin hayal kırıklıklarıdır. Onlar hep gözyaşıdır. Şimdi düşünüyorum da, sen beni sever miydin acaba, benim geceyi sevdiğim kadar!
Satır aralarına noktalar iliştirdim, bilen bilir sevmem virgülleri. Ardı arkası kesilmeyen yarım yamalak gülümsemeleri sevmem. Yarım yamalak cümleleri sevmem. Devrik cümleleri severim ben, tepetaklak olmuş hayatları severim.
Gözüm bir yerden ısırıyor bu tedaviyi. Kendi kendini iyileştirme takıntısı olanlardanım neyse ki. Gelmiş geçmiş bütün kılavuzlara eşdeğerdir sözüm. İyi bilirim, maval okumayı. İyi bilirim, lugatsız sevişmeyi. O yüzden anlarım senin dilinden, konuşursan susarım, susarsan ağlarım!
Ay bitmiş, yıl geçmiş. Toprak kokusu sarmış beyinleri. Tütün kokusu sarmış bedenleri.
Ama şu an, dünya dursa, zaman dursa, ruhlar değişse, sen değişsen, ben değişsem, şiddet değişse, tutku değişse, yine de aynı hızla sever miydin beni?
Yine aynı hızla vazgeçer miydin peki?
Sanırım köpek balıklarını öldürmeliyim artık; geriye dönmeyeceksem. Tuzlu suya bıraktığım gözlerimi alıp yerlerine geri takmalıyım, öldürmeyeceksem!
Umutlar daha fazla savrulmamalı, hayaller yorgan yapılıp dilencilerin üstlerine örtülmemeli, kurtla yoldaşlığa son verilmeli, eğer tekrar sevemeyeceksem seni!
29 Mart 2009 Pazar
'aynalı labirent'
Bir orda bir buradayım...
Çürümüş kafatasları içerisinde sağlam beyinler bulma telaşındayım.
Hiç göremediğim gülüşlerle elim sende oynamaktayım.
Ve nedense hep ben kovalamaktayım!
Kabul görülmemişlikleri sindirme, içe sığmamışlıkları kusma safhasındayım!
Bir son var mı diye düşündükçe, her seferinde yeni bir kuyu kazarken cesedime, duyulmamış küfürlerle aydınlanmaktayım…
Zor zamanlarda, o hiç görülmemiş dostluklarla şakalaşmaktayım.
Ağrıma gidenlerle savaşma, hor gördüklerimle sevişme aşamasındayım!
Kimse bilmez, öldürmekteyim.
Kimse bilmez, ben ölmekteyim!
-moira-
2 Mart 2009 Pazartesi
anlık düşünceler!
tanımsız bırakılanın gözünde!
tersi yok bu cümlenin, inkarı da..
22 Şubat 2009 Pazar
altmışikinci gün!
kanla yazılan yazılar yaşıyor!
ben onun adını
kanla yazmışım alnıma
ve büyük bir parça
aşkla dalmışım karanlığa.
O ise,
ucuz bir mürekkep kullanmış
sararan sayfalarda
gündelik duygularla!
' moira '
1 Şubat 2009 Pazar
yakalayamazsın kii..
Önceden kurgulanmış kazalar yapıyoruz. Biri yüzyıllardır canımızın acımasını istemiş ve beklemiş oysaki. Yaraların yerleri ve biçimleri bile belli. Kaza yeri, suçlu kamyon şoförü, kamyonun altına giren arabanın modeli hepsi yazılmış tozdan sayfalara. Değişmeyecekse eğer kabullenmeli mi olan biteni. Sarıp sarmalı mı bu umutsuzluğu, bu güvensizliği? Olmaz ki..
Yardım beklemiyorum. Savaşmıyorum. Dedim ya anlamı yok aslında. Şu an konuştuğum arkadaşımın, sevgilisine olan kıskançlığını aşamamasının, uzayan okulumun, İstanbul’a gidip gitmemeye karar veremeyişimin, aynamdan geriye yansıyanların, empatinin, Nietzsche’nin, kulaklığımdan ruhuma işleyen Yaşar Kurt tınılarının, sabahtan beri hiç bıkmadan dinlediğim o şarkının.. tekinin bile bir anlamı yok. Nasılsa değişmeyecek ya!
Konuşmuyorum. Cümlelerim var aslında dert kokan. Cümlelerim var cebimde eskittiğim, kıyamadığımdan değil, yük edecek omuz yoksunluğundan belki. Elimi sallıyorum boşluğa doğru ama tutunabilecek ne var ki.. düşüyorum. Mutsuzluğum düşmekten değil. Yitip gitmekten değil sıfatsızlığım. Gelecek kaygısı peşine düştüğümden değil yarınsızlığım. Gösterişsiz duygularım gerekli raconu iyi bilmediğimden değil. Adı yok. Belli bir tanımı kaldıramaz ismim. Gölgesinden arta kalanları taşıyamaz bedenim. Kaybolur gider elbet..
Bakmıyorum. Ne fark eder ki zaten. Gözlerimi açsam daha mı az acırım, daha mı az kanarım. Daha mı az aldanırım, susarsam. Pisliğe batırılmamak için gerekli mi bir çift göz. Çeksem elimi ayağımı bu diyardan? Çekebilsem..
Çığlıklarım var benim. Günden güne büyüttüğüm içimde, her gün özenle beslediğim pişmanlıklarım var. Geri alınmayanlarla dolup taştı fanusum. Kağıttan yaptığım balıklarım boğuldu, üzülmedim. Düzenlediğim ağlama seansları onlar için değil, evet! Gülümsüyorum bunu söylerken, yanlış bir şey yapıyormuşum havası var odada. Yanıp giden bir -yarın- kokusu var. Odam var, evim var, içinde olduğum söylentileri dolaşan bir şehrim var. Ama ben, ben nerdeyim?
Oysa..
‘ Kendimi yakaladım kaçarken, kendimi
Kendimi yakaladım koşarken, kendimi
Kendimi yakaladım atarken, kendimi
Kendimi yakaladım kaçarken.. ‘
30 Ocak 2009 Cuma
güneş kokusu / özlenen..
Bu acelen ne? doyamadım daha güneş kokusuna..
Dur! gitme..
Daha çok erken. vakit varken sakla beni..
Bu sabah görmüyor gözlerim,
İçinde sakla beni bari nefes alayım..
Bu sabah görmüyor gözlerim,
İçinde sakla beni bari nefes alayım, bırak nefes alayım...