İnsanları, mümkün olduğunca,çemberimin dışında tutmaya çalışıyordum artık ve bu, gün geçtikçe daha karşı konulmaz bir istek haline geliyordu...
26 Temmuz 2011 Salı
27 Şubat 2011 Pazar
Gece yanığı
7 Eylül 2009 Pazartesi
Ya sen, ben değilsen ?
Elime bir çivi aldım. Şekilsiz belki biraz, eğrilmiş darbelerden. Önce konuştum onunla, her şeyi anlattım. Sevdim güzelce, bağlandım da aslında. Sonra bulduğum en soğuk duvara, boş ve aciz bir ifadeyle çaktım.
Buralar acımasız…
Dün eski bir defter buldum. Merakımdan olsa gerek tek tek karıştırdım eski, yırtık sayfalarını. Hoş bir gezinti gibi geldi ilk başlarda, hoş bir sonbahar esintisi… Gözlerim nemlenmeye başlayınca anladım, eskiydi o, geçmişti! Geçmiş ve bitmişti. Yine de bırakamadım onu elimden son sayfasına varıncaya dek. Bitince ağladım.
Buralar sonsuz…
Dün evimi baştan boyamaya niyetlendim. Önce maviyi seçtim. Sonra vazgeçtim kırmızı dedim. Hayır, sarı olmalıydı evim ya da turuncu mu? Karar veremedim. Daha sonra lavaboya gidip tüm kararsızlıkları kustum birden, doğruldum baktım, kahveye çalan dolunayı anımsattı. Evimi uzaya taşıdım!
Buralar sessiz…
Bugün yepyeni hayallerle tanıştım. Hepsiyle birer birer tokalaştım. Sonra akşam beş çayına davet ettim hepsini. Geldiler. Çay demlemiştim tabi ki, sevindiler. İzledim onları ayrı ayrı. Biri korkaktı biri vurdumduymaz. Biri suskundu diğeri onu takmaz. Düşündüm ama işin içinden çıkamadım. Baktım baktım, dayanamadım. Ve hepsini evden attım!
Buralar dağınık…
Bir mektup yazdım duygularıma. Neden onları terk ettiğimi anlattım önce. Uzun bir liste olmuştu, sıkılacaklarını düşünüp vazgeçtim. Yeni bir kağıda, yeni bir kalemle onlar olmadan yapamadığımı yazdım. Kağıdı katladım, siyah bir zarfa koyup yollamaya hazır hale yeni getirmiştim ki cevap geldi. Tek bir cümle açıklamıştı her şeyi; ‘ Sen bizi unut, yolunu açık tut. ‘
Buralar ıssız…
Anlatacak bir şey kalmayınca sustum. Sustum ki konuşabilsinler diye, onlar da anlatabilsinler diye. Ses gelmeyince ürktüm. Gözlerimi açtım, kimse yoktu etrafta; iki koltuk üç sandalyeden başka görülebilir bir şey yoktu. Ama bunun çok da önemi yoktu. Biraz kaldım öylece, dinlendim, biriktirdim, sonra başladım tekrar anlatmaya, en baştan. Bilirdim, kimse dinlemese de sözcükler kendi yollarını bulurdu.
Ama ben yine sustum. Peki, bu duyuldu mu?
8 Ağustos 2009 Cumartesi
Mastar
Acının can yakan melodileri ardında yapayalnız kalmak.
Bir yerlerde o hiç sönmemiş yangınların arasında, üstünde, içinde ve dışında yalınayak dolaşmak.
Hafızaları zorlamak.
Susuz kalmak, çölde serap olmak.
Bazen ne olduğunu da anlayamamak.
Kuralların içine etmek.
Oyunbozan olmak..
Ve hiç seçeneği kalmamış olmak!
24 Temmuz 2009 Cuma
Unutulmaya yüz tutmuş masallar tadında
Karanlıktan hiç korkmazdık. Gece yarılarına kadar cirit atardık sokaklarda.’ O sokak senin o sokak benim’ cilik vardı o yaşlarda. En çok saklambaç oynamayı severdik akıl almaz gece yarılarında. Gözden kaybolanları arardık saatlerce, bıkmadan, usanmadan ve hiç sıkılmadan. Elma denilince çıkacaklardı ya ortaya, dayanamayıp umudumuzun son damlalarını da çığlığımıza katıp bağırırdık, ‘elmaaaa’ !
Pazar günlerini hiç sevmezdik. Çünkü özgürlüğümüzün son demlerini yaşadığımızı ve bütün hafta sonunun, oynanan oyunların, atılan kahkahaların pislik sanılıp banyo lifleriyle temizleneceğini yüzümüze vururdu Pazar günleri. Annelerimiz, reddedilişlerimize aldırmaz tenlerimiz kızarıncaya kadar bizi pislikten arıtmaya çalışırlardı. Kaynar suyun altında patlarcasına yanardık bazen ama susardık. Susmak zorundaydık.
Sonra büyüdük. Sokaklardan hiç vazgeçmeyerek ve vazgeçemeyeceğimizi bilerek büyüdük. Annelerimizin biricik kız ve erkek çocukları olmaya devam ederek büyüdük. Bazen oyunlarımız değişti bazen arkadaşlarımız bazen sokaklarımız. İstesek de engelleyemedik hayatın akışını. Kendimizi hala çocuk olduğumuza inandırarak büyüdük.
Derken yepyeni duygularla tanıştık; çoğu zaman aileden, arkadaşlıktan daha çok içimizi dolduranlarla. Yüzler tanıdık ve matematik formülü ezberlerinden ne kadar nefret ettiysek onları o kadar bağrımıza bastık. Kazıdık beynimize adım adım. Unutmadık asla. En çok sevdiğimiz oyunlardan daha da güzeldi o yüz bizim sokaklarımızda, o anlardan sonra.
Sonra daha da ilginç bir oyun öğrendik; üç maymunu oynamayı… Kalplerimize, o yüz içimize aktıkça ve o kaçtıkça diretmeyi öğrettik. Sustuk. Susmayı bize annemiz öğretmişti o Pazar banyolarında, kaynar suyun altında. Kaynar suların o kadar yakıcı olmadığını, o sudan çok daha fazla can yakan şeylerin var olduğunu öğrendik. Ve saklanılan yerlerin ya da saklanılan kişilerin bir daha asla bulunamayabileceğini öğrendik. İstemezlerse çıkmazlarmış ortaya; genelde istemezlermiş zaten, büyürken!
Ama en acısı da günler geçtikçe her şeyin tamamen değiştiğini görmekmiş, en zoru kendimiz-miş!
Şimdi dizlerimdeki yaraları fark edemiyorum, daha derin yaralar yansırken aynama. Yürek yarasının kanını içe akıtmayı öğreneli çok oldu da, banyoda bu pislik nasıl çıkar bilemiyorum hala. Çocukken yaptığım çoğu alışkanlığı unutamamışım ama. Mesela, kabuk bağlayan yaralarımın kabuklarını kopartıp tekrar kanamalarını izliyorum saatlerce. Kendi kendime saklambaç oynuyorum ve kaybolanları arıyorum günlerce hatta daha da kötüsü yıllarca bazen. Sonra… En zoru da bağırdığımda umudumun son haykırışlarıyla, çıkmıyor kimse karşıma. Oysa bilmez miydik ‘elma’ denilince çıkılması gerektiğini. Biz böyle öğrenmemiş miydik? Yoksa bizimle birlikte o da mı değişti?
Verilmeyen cevaplara alıştığından beri bu bünye, soruyu soru olarak bırakmak gerekliliğini öğrendi. Ve o Pazar banyolarının inanılmaz keyifli olduğunu fark etti. En azından, o günlerdeyken, pisliklerin basit bir lifle çıkabildiğini keşfetti. Ne garip değil mi?
Ve elma… Elma, bizi hep kandırmış aslında!
30 Haziran 2009 Salı
BİR FOTOĞRAFA---
Bana bakmasan da oradasın, görüyorum seni.
Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim.
Kalbime gömdüm sözlerimi, ceset torbası oldu yüreğim.
Tıkandığım o an,
Elimi nereye koyacağımı şaşırdığım o an işte,
Aklımdan o kadar çok şey geçti ki takip edemedim.
Ellerim boşlukta, ben darda kaldım.
Ellerim buz gibi, ben harda kaldım.
Bir senfoni vardı kulağımda çalınan, bitti artık hepsi...
Köşeme çekildim, hani hep kaldığım köşeme.
Bakış açım belli oldu yine.
Geride kalan, ardından bakar gidenlerin.
Bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim.
Dağlara çarptım her esişimde.
Yollara küfrettim her gidişinde.
Demiştim sana hatırlarsan:
“Önemli olan ‘zamana bırakmak’ değil,
‘zamanla bırakmamak’tir..”
Şimdi bana, geçen o zamanın
Unutulmaz sancısı kalır
Gittiğim eğer bensem, söyle bana kimden gittim?
Sende yoktum zaten ben, ben yine bende bittim...
NAZIM HİKMET
28 Haziran 2009 Pazar
Hadi beni öldür biraz!
Unutulmanın dayanılmaz acısıyla kapına kırık bir şişe bırakıyorum… İçinde kül olmuş bir hayatla!
Kalemime neleri emanet etmeliyim? Seni hangi sözcüklere sığdırabilirim, nasıl anlatabilirim gözlerimde bitmek tükenmek bilmeyen o ateşi, o kavurucu gülüşü nasıl kazıyabilirim beynimden… Bilemiyorum!
Küçük oyunlarla da başlasa içimdeki nefret, zararı yine bana dönse de, sen dönsen de dönmesen de…
Hatıralarımın yüz karası olman bile çıkarmıyor seni içimdeki kutudan. En çok buna içerliyorum.
O çok sevdiğin şarkıları mırıldanıyorum. Seni anıyorum! Her tınısı benden çıkmış gibi tanıdık, içeriden gelen seslere kulak asmamayı öğrenemiyorum. Gariptir, yıllardır aynı şarkıyı dinlememe rağmen, ezberleyemiyorum!
Perdeler kapanıyor yavaş yavaş, ışık kendini geceye veriyor hesapsız. Susuyorum! Suskunlukların getirdiklerine kucak açıyorum bu bahar da… Diretiyorum, diretince olmuyor, biliyorum…
Ve ben senin adını yalnızlık koyuyorum. Seninle, sensizlikte, yoklukta, onunla yaşıyorum!
Unutulmanın ironik hafifliğiyle başucuna bir parça keder bırakıyorum… içime dert olanlarla!
Ve gittim. Gidiyorum!
...
18 Haziran 2009 Perşembe
14 Haziran 2009 Pazar
kanla karışık iltihap
bir şeyler eksik gelmeye başlıyor, tamamlanamıyor.
bir şeyler dönüyor.
bir şeyler bitiyor; başlayamadan!
sussam ayrı konuşsam apayrı diyorsun, bir yerden başlama gerekliliği içimi sıkıyor.
zaman geçmiyor!
bazen insan olmayacak dualarla aynı kefeye konmayı diliyor.
sebepsiz ve artniyetsiz...
olmuyor!
sonra durup durup başa dönüyorsun.
kıymetsizliğini yüklemeye çalıştığın omuzların umarsızlığı can acıtıyor.
kan akıtıyor!
gelip ve gidip - sövüp ve sayıp hep aynı kadehleri dolduruyorsun.
aynı kadehlerden, aynı hüznü, aynı şarkıyı defalarca dinlermişcesine tadıyorsun.
ama bitmiyor!
bu umutsuzluk,bu huzursuzluk ve bu susuzluk içten başka yere gitmiyor!
11 Haziran 2009 Perşembe
böyle gelmiş ve böyle gidecek mi?
Yavşaklık günlük konuşma dili kadar olağan bir hale gelmiş. Herkesi aynı kefeye koyan ve ben farklıyım diye polüm yapmaya çalışan insanlarla dolmuş etrafımız. Duygular kaçıncı sırada bilinmez amaçlar sapıtılmış, saptırılmış. Ara da bulasın değerleri, ara da bulasın duyguları!
İlişkiler solup gitmeye gebe. Her gün acaba ne zaman gidecek ki bu korkusu var yüreklerde. Ama bitmesi gerekenler bile doğru dürüst bitirilemiyor. Bu nasıl bir zihniyetse, nasıl bir karakterse, nasıl bir zevkse ‘zaman’ diyip çıkılıyor işin içinden. Karşısındaki insanı düşünen yok, kendini düşünen çok. Zaman çirkefliğin maskesi olmuş. Zaman sahteye, yalana, acize, korkağa ayna tutar olmuş. Bu kadar zor mu adilce ‘olmuyor artık, olamayacak’ diyebilmek. Sığınacak delik aramak neden? Zamanı diline dolayıp başka bir halt bilmemek neden?
Gülümsemelerin ardında bin bir hile dolar olmuş. Biri sana gülümserse eğer durup düşünmek gerek biraz, altında ne yatıyor acaba diye… çünkü artık ilişkiler çıkara dayalı. Hatta daha da boktanı, daha da ahlaksızı, daha da seviyesizi , şöyle ki; Vermezsen(!) alamıyorsun!!!
Öğrendim artık, erkekler hayatları boyunca sadece bir kez sevebiliyorlar, gerisi palavra. Sonra başka kadınlarda arıyorlar mutluluğu, avutmaya çalışıyorlar beyinleri, bedenleri! Başka kadınlar aşık oluyor o erkeklere ama mutsuz oluyorlar. Elde avuçta kalan sadece bir yudum acı oluyor, can yakıyor, susuz bırakıyor bedeni, güçsüz bırakıyor yüreği!
Sinir stres sahibi insanlar olduk çıktık. Birine değer vermeye gör, bunu yaptığın an bitiyorsun. Bitiriliyorsun! Geçip gidiyor biliyorsun da anlatamıyorsun. Hüküm süren yalnızlıklar bile bir gün bitmeye dayalı, ama başlangıçlar bile kötü oluyor artık. Düzen bozuk, insanlar bozuk, düşünceler bozuk!
Ahmaklık cesaret olmuş, güçsüz seviyeli, umursamaz duyarlı, gözü dışarıda çevresi geniş olmuş ve onlar bu yola baş koymuş!
Göze göz dişe diş mi demeli şimdi, susup kabuğuna mı çekilmeli insan?
Ya da bağıra çağıra dolaşmalı mı sokaklarda; ‘ eğitim cehaleti aldı, eşeklik baki kaldı! ‘ diyerek…
Bir cevabınız var mı? Yok!
Olamaz da...
2 Haziran 2009 Salı
boğ(uş)mak
ağzı kırık kadehlerden ekşi tadlar sızdırdım kanıma.
cam kırıkları yuttum kana kana,
kanaya kanaya!
ağız dolusu küfürler savurdum yobaz bedenlere, yobaz beyinlere.
duyulmazlara, aldanmazlara...
yarım yamalak sözcüklerle boğuştum geceleri rüyalarımda.
boğdum, boğuldum!
varlığa inandırdım kendimi, yoklukla kayboldum.
gözlerim kanarken ezberledim adları,
unuturken hatırlandım.
sonra-lardan anlamsız hikayeler çıkardım.
' özlemek ağır geldi bazen yalanlara inanmış göründüm. '
uydurulmuş hayatlarla tanıştım, sarhoşla barıştım.
kendi içimi aştım, dışıma taştım!
öğrendin mi sende; ben hep kendimle savaştım!
sonra tuttum öfkeme bayrak açtım.
bitmez derdim, bitmez derdin.
biterdi...
bunu da böyle öğrenmiş bulundum!
4 Mayıs 2009 Pazartesi
altı şapkalı düş
İki düz bir ters hayat. Göreceli döngü. Boktan başlangıçlar. Karanlık duvarlar!
En baştan al..
Fanusumdayım. Arada bir nefes alabilmek için özenle 5 mm çaplık delikler açtığım, aslında pek fazla niteliğe sahip olmayan o derin camdan kabımdayım!
Duygularımın dışa akmaması için en kalın camlardan sipariş ettiğim ve o hiç pislikten çıkmayan ellerin özenle hazırlayıp sunduğu (eminim bundan büyük keyif almışlardır) içten soğuk dıştan sıcak sayılan basit hazinemdeyim.
Yeni çıktım çamurdan. Bu pis koku o yüzden, yadırgamayın. Ufak da olsa çaba gösteriyorsam şu an arınmak için bütün yalanlardan. Arındırmak için kokuşmuş duyguları. ‘belki’ diyebiliyorum ya hala, o bile bu oyundaki sürpriz yumurta aslında..
Buğulu camlar ardında kalan düşlere gülümsüyorum bugün. Terazinin bir kefesinde bir yerde olduklarını bilmenin garip hissi var, bir kefesinde de benden kopup gittiklerini fark etmenin sevimsiz yanı. Peki, acaba, hangisi ağır basmakta?
Kimsesiz şarkı sözleri mırıldanıyorum uyanırken karanlığa. Her söz bana söylenmiş sanki, her nota yüreğime önceden işlenmiş gibi tanıdık, hepsinin bir anlamı var gibi bu boşlukta.
Anlamını yitirmiş sözcükleri sıralıyorum boş bir kağıda. O kadar çoklar ki.. hesabını yapamıyorum. Ellerim titriyor ilerledikçe. Korkuyla karışık bir tutku bu. Direndikçe silikleşiyor gelecek; yarın-lar için pek kelime kalmıyor dağarcığımda.
Ve dar ağacımda birileri sallanmakta..
Bir resim çiziyorum. Kendimle bile paylaşamadıklarımı emanet ediyorum kalemime. Benden çalamadıklarını hapsediyorum. Gece kaçıp gitmeye yeltenirken yakıyorum bütün her şeyi. Kırıyorum kalemi ve parçalıyorum geceyi. Başıma üşüşmesinler sonra..
Her yerde dünden kalma parmak izleri var. Dün-lerden kalma! Aynaya baktığımda gözlerimi görme telaşım var, gözlerime baktığımda başka birini. Yeter dediğimde yankı yapan sesime inatla bağırmaktayım ucuz mekanlarda. Oysa duyulmuyorsa neye yaradı çığlıklar?
Neye yaradı sorular ve aslında neye yarardı ki o hiç verilmeyen cevaplar!
Bugünümü kusuyorum. Dünümü yad etmeye yetmiyor gözyaşlarım, hakkını veremiyor. Buruk bir gülümsemenin acı kokusu var havada, yitik anların huysuzluğu var.
Fanusumdayım. Özel camdan yapılmış hain kabımdayım. Hoyrat ellerce parçalanmış cam kırıklarına dalgın bakışlar atmaktayım.
Ve şu andan itibaren, kırılıp aşılan cam fanus yerine yıkılmaz bir kale yapma hazırlığındayım..
13 Nisan 2009 Pazartesi
kızıla boyalı saçlar
8 Nisan 2009 Çarşamba
ölümsüz sanrılar
Garip sanrılarla aydınlanıyor odam. Görülmemişleri görme telaşım var anlaşılan. Sussam belki, kabullensem biraz, körleşebilir ellerim. Duymasam belki, hissetmesem kokuşmuş duygularımı böyle derinden, yaşanılabilir anılar. Haksızlıkları sıralamayı bıraksam ve saman aleviyle tutuştursam bedenimi, yine aynı olur muydu ki?
Saatimi ileri aldım, alışamadım geri sardım. Rujum yanaklarıma bulaşmış, akan rimelimle karışmış; hoş bir esinti var yüzümde. Hayalin elime yüzüme bulaşmış, kemiklerimi doğramak için kullandığım satırla elimi doğramışım farkında olmadan. Hayalin kanımla karışmış; ulaşılmazlıklar var yüreğimde.
Yüzüm göl, yüzüm okyanus. Yüzüm sığ, yüzüm derin. Yüzüm hiç hissedemediğin kadar serin!
Çekmecelerimde kaybetmişim sonsuzluğu meğer. Ondanmış, zamanın bu denli acımasız oluşu. Beslediğim köpekbalıklarına yem olarak kullanmışım umutları. Anladım, ondanmış, onların hep bu kadar doyumsuz ve yüreğimin bu denli eksik oluşu.
Yürek soğuk, beden buz tutmuş…
Aklımda bin ton düşünce, tek bir kilosu bile felaketlere gebe. Tutuşmuş hayatlar var aynalarda, o yüzden görülmez siluetler. Göremem. Kızmış yağa batırdığım kalın bir şişle çıkardım gözlerimi, çok olmadı daha. Kurtuluş yolları ağrılı, kurtuluş yolları acı dolu. Ama sonuç net, gerçek bu sefer şaşırmaz istikametini. Görülmez, göremem!
Sevdiklerimin kaçı hayatta acaba? Kaç tanesi esir olmamıştır şimdi parmaklıklara? Gerçi ben, hep arkalarından konuşurdum onların. Yüzlerden iğrenirdim ben. Cümle âlem bilirdi pislikleri de ben henüz gerçekleri anlayamadan söylenirdim, dolunayla aydınlanan gecelerde. Evet, dolunayları beklerdim dökülmek için. Dolunaylarda çıkardım sokağa, yanımda kurdumla. Bir o ulurdu geceye, bir ben. Bir ben söverdim güne, bir o. Ancak böyle anlaşırdık. Ancak böyle uyuyabilirdik gece yarılarından sonra, tahta kulübemizde, birbirimizi ısırmadan!
Günler kısalır, günler uzar. Geceler hep bildiğin gibidir. Geceler hep bildiğin hayal kırıklıklarıdır. Onlar hep gözyaşıdır. Şimdi düşünüyorum da, sen beni sever miydin acaba, benim geceyi sevdiğim kadar!
Satır aralarına noktalar iliştirdim, bilen bilir sevmem virgülleri. Ardı arkası kesilmeyen yarım yamalak gülümsemeleri sevmem. Yarım yamalak cümleleri sevmem. Devrik cümleleri severim ben, tepetaklak olmuş hayatları severim.
Gözüm bir yerden ısırıyor bu tedaviyi. Kendi kendini iyileştirme takıntısı olanlardanım neyse ki. Gelmiş geçmiş bütün kılavuzlara eşdeğerdir sözüm. İyi bilirim, maval okumayı. İyi bilirim, lugatsız sevişmeyi. O yüzden anlarım senin dilinden, konuşursan susarım, susarsan ağlarım!
Ay bitmiş, yıl geçmiş. Toprak kokusu sarmış beyinleri. Tütün kokusu sarmış bedenleri.
Ama şu an, dünya dursa, zaman dursa, ruhlar değişse, sen değişsen, ben değişsem, şiddet değişse, tutku değişse, yine de aynı hızla sever miydin beni?
Yine aynı hızla vazgeçer miydin peki?
Sanırım köpek balıklarını öldürmeliyim artık; geriye dönmeyeceksem. Tuzlu suya bıraktığım gözlerimi alıp yerlerine geri takmalıyım, öldürmeyeceksem!
Umutlar daha fazla savrulmamalı, hayaller yorgan yapılıp dilencilerin üstlerine örtülmemeli, kurtla yoldaşlığa son verilmeli, eğer tekrar sevemeyeceksem seni!